Dünden Bugüne: Bir Kardeşlik Meselesi

Binlerce yılın derinliğinde, Ege’nin sularında kaybolan hikâyeler, Türkiye ve Yunanistan arasındaki bağların bugünkü yansımalarını bizler için gözler önüne seriyor. 

Türkiye ve Yunanistan, tarihin derinliklerinde köklü ilişkilere sahip iki komşu ülkedir. Ancak bu ilişkiler, sadece siyasi ve diplomatik arenada değil, aynı zamanda insanların hayatlarında da derin izler bırakan türdendir. Balkan kökenli binlerce insanın bugün Türkiye ve Yunanistan’da yaşaması, bu ilişkilerin derinliğini bize yansıtır niteliktedir. 

İnsanlık, zamanla ve mekânla sınırlı olmadığı gibi, göçlerle de şekillenir ve bu yolculuklar yaşamlarımızın köklerini derinleştirir. Karşı kıyılara adım attığınızda, rastlayacağınız biriyle kurduğunuz iletişim ve bağ sadece o anın değil, binlerce yılın yankısını da taşır. Bu kıyılar, sadece coğrafi sınırların ötesinde, tarih boyunca göçlerin ve dönüşlerin izlerini taşıyan bir yolculuğa götürür sizi. Büyük büyük dedelerin sessiz yolculuğu, Küçük Asya’nın topraklarından karşı kıyıya uzanan bir köprü gibidir. Bunu sadece coğrafi bir değişim olarak değil, aynı zamanda kültürel bir dönüşüm ve insanın özgürlük arayışının hikâyesi olarak da düşünmek mümkündür. 

Yunanistan ile Türkiye topraklarına bakıldığında, bir zamanlar o coğrafyalardan göç eden ve şimdi torunlarının torunları aramızda olan binlerce insanı görmek mümkündür. Hatta böyle insanlar için kullandığımız sıfatlar bile vardır; kimi Girit, kimi Selanik veya Midilli göçmenidir. “Muhacir” kelimesi, genellikle “iyi, dürüst insanlar” gibi pozitif çağrışımlara sahiptir bizde. Ancak bu kelimenin altında yatan gerçeklik, zamanla kaybolmuş veya unutulmuş olabilir. Kiminin büyük dedesi İzmir’den gelmiştir, kimininki de Kastamonu’dan, Aydın’dan, İstanbul’dan ve daha birçok yerden… Bu insanlar, göç ettikleri toprakların tarihinde izler bırakmışlardır. “Oralardan gelmişler…” deriz hatta halk arasında.

“Mübadil” de sıklıkla duyulan, ancak pek azımızın gerçek anlamını bildiği bir terimdir. Mübadele dönemi, Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan nüfus değişimi sürecini ifade eder. Bu süreçte, milyonlarca insan köklerinden koparılarak başka topraklara yerleştirilmiştir. İşte bu insanlar, mübadil olarak adlandırılır ve göç ettikleri topraklarda yeni hayatlara başlamak zorunda kalanlardır aslında. Balkan rüzgârlarının ardında gizlenen bu hikâyeler sadece Türkiye ve Yunanistan’ın geçmişini bize hatırlatmakla kalmaz, yeni topraklara yerleşen insanların kültürel miraslarını ve yaşamlarının anlamlarını da kendileriyle birlikte yeni yerleştikleri topraklara taşırlar.

Milyonların Yolculuğu: Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi

1830’da Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanması ve 1912’de Selanik’in, ardından da peşi sıra Kuzey’deki diğer yerleşim yerlerinin Yunanistan tarafından ele geçirilmesiyle, 550 yıl süren bir hâkimiyetten sonra bütün Rumeli terk edilerek, milyonlarca Türk Anadolu’ya geri dönmek için yollara düşmüştü. Buna paralel bir nüfus hareketliliği ise Anadolu’dan, yeni kurulan ve topraklarını her geçen gün genişleten Yunanistan’a doğru gerçekleşiyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda azınlık statüsünde yaşayan Rumlar, kendi devletlerinin yurttaşları olarak yaşama arzusuyla Yunanistan’a göçüyor, özellikle Türklerin boşalttığı evlere Anadolu’dan gelen Rumlar yerleşiyor ya da geride kalan Türkleri evlerini terk ederek kendilerine bırakmaya zorluyordu. Anadolu toprakları ile Yunanistan devleti arasındaki nüfus hareketliliğinin zirve yaptığı dönüm noktası ise Türklerin Kurtuluş Savaşı’nı kazanıp Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkarak, 1923’te Cumhuriyet’i kurmasıyla yaşanmıştı. Türklere yenilen Yunanistan’la savaşın galibi Türkiye Cumhuriyeti arasında İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanan mübadele antlaşmasıyla, her iki genç devlette azınlık hâline düşen halkların evlerini terk ederek “kendi” vatanlarına dönmesine karar verilmişti. Bu kapsamda 1,2 milyon Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 500 bin Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştı. Türkiye’de yalnızca İstanbul ile Gökçeada ve Bozcaada adalarında yaşayan Rumlar, Yunanistan’da ise Batı Trakya Türkleri ile o zamanlar İtalyan yönetiminde bulunan On İki Ada’daki Türkler mübadeleden muaf tutulmuştu. Türk-Yunan mübadelesi, dünya tarihindeki en kapsamlı karşılıklı kitlesel göç hareketliliğinden biriydi.

Yunanistan’da 2008’de patlak veren ekonomik kriz, Türkiye’de de 2015’te hız kazanan siyasal istikrarsızlık ve 2018’de başlayan ekonomik krizle, iki toplum arasında tarihte hiç rastlanmamış nedenlerle ve türlü kültürel zenginliklere de yol açan yeni tür bir nüfus hareketliliği doğurmuştu. Bugün bölgemizde savaşların, ölümlerin, zorla yerinde edinmelerin damgasını vurduğu kitlesel göçlerin aksine, Ege’nin iki yakasında kültürel değişimin, hasretlerin giderilmesinin ve yüz yıl öncesinde bırakılmış hikâyelere bir nevi kaldıkları yerden devam edilmesinin deneyimlendiği bir nüfus hareketliliğine tanıklık etmekteyiz. Göç eden her iki halk da yerel toplumca kucaklanıyor, aktarılan kültürler benimseniyor, yabancılıklar aşılıyor ve tarihin akışı çok daha küçük bir ölçekte de olsa sanki yüz yıl önce kaldığı yerden devam ediyor. 

Ulusal Kimlik: Entelektüel Devrim ve Bağımsızlık Arayışı

Aydınlanma Çağı, Avrupa tarihinde büyük bir dönüşümü temsil ederken ulusal hareketlerin doğuşunda ve düşüncenin eyleme geçişi sürecinde kilit bir rol oynamıştır diyebiliriz. Bu akım, düşünsel ve entelektüel anlamda önemli bir devrimi beraberinde getirmiş ve feodal imparatorlukların artan baskısına karşı bir direniş noktası haline gelmiştir. 

Fransız İhtilali gibi tarihi olaylar, Aydınlanma Çağı’nın etkilerini somut bir şekilde gösterirken, Batı dünyası bu dönemde Antik Yunan medeniyetine büyük bir ilgi göstermiş ve bu mirası sanat, ideoloji ve bilimsellik gibi alanlarda temel alarak şekillendirmiştir. Bu süreçte “Helen” kavramı, geçmişte “dinsiz” olarak algılanan bir anlamdan ulusal kimliğin sembolüne dönüşmesiyle sonlanmıştır. 

Yeni Yunanlar olarak adlandırılan grup, atalarının izlerinden yola çıkarak yeni bir söylem oluşturmuş ve bu söylemler Alman Romantizmi’nin etkisiyle “tek ulus, tek soy, tek din” şeklindeki üçlemeyle birlikte imparatorluk içinde bağımsızlık arayışına girmişlerdir. Sonuç olarak, Osmanlı”nın Rum tebaası için yeni bir bağımsız devletin oluşumu fırsatı sunarak Yunan ulusal kimliğinin güçlenmesine ve ulusal bilincin artmasına katkıda bulunmuştur. 

İstanbul’un Rum Kimliği

İstanbul tarih boyunca birçok medeniyetin beşiği olmuş, bu medeniyetlerin her biri de kente kendi kültürel zenginliklerini katmıştır. Bu zenginliklerin en değerli parçalarından biri de İstanbul Rumlarıdır. Tarihsel bağlamda İstanbul Rumları, Bizans İmparatorluğu döneminden bu yana şehirde var olmuş, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de önemli bir topluluk olarak varlıklarını sürdürmüşler demiştik. Bu uzun tarihsel süreçte, İstanbul Rumları ile Türkler arasında güçlü bir etkileşim olduğu için, ortak yaşam alanları, ticaret, sanat ve günlük yaşam pratikleri bu iki topluluk arasında doğal bir kültürel alışverişi beraberinde getirmiştir. Bugün İstanbul’un sokaklarında dolaşırken, Rum kültürünün izlerine rastlamak mümkündür. Bu izler yalnızca fiziksel yapılarla sınırlı kalmaz, sanat, edebiyat, tiyatro ve müzik gibi alanlarda da kendini gösterir. Aynı coğrafyayı paylaşan bu iki milletin kültürleri, birbirlerinden çok şey öğrenmiş ve almıştır diyebiliriz.

İstanbul’un Çok Sesli Kültürel Mozaiği

İstanbul Rumlarının müziği, geleneksel Türk müziğiyle iç içe geçerek zengin bir kültürel mozaik oluşturmuştur. 20. yüzyılın başlarında Yunanistan’da ortaya çıksa da Rebetiko müziğinin kökleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde İstanbul ve İzmir gibi şehirlerde yaşayan Rum ve Türk müzisyenlerin çalışmalarına dayanır. Bu müzik türü, aşk, acı, günlük yaşam ve sosyal sorunları konu alır ve enstrümanları arasında buzuki, baglama ve santur bulunur. Buzuki, Rebetiko ve diğer Yunan müzik türlerinde yaygın olarak kullanılan telli bir çalgı olup hem Yunan hem de Türk müziklerinde önemli bir yer tutar. Öte yandan Laiko, Yunan halk müziği ve pop müziğinin bir birleşimi olup, Türk Sanat Müziği ve Arabesk müzik ile benzerlikler taşır. Zeibekiko hem Yunan hem de Türk müziğinde yer alan, ağır ve dramatik hareketlerle karakterize edilen bir dans türüdür. Rebetiko şarkıları, toplumsal dışlanma ve karşı kültür temalarını işler ve hem Yunanistan hem de Türkiye’de geniş bir dinleyici kitlesi bulur.

“Bir kimliği temsil etmeyerek özgür hissediyorum.

Atina doğumlu müzisyen Asineth Fotini Kokkola, İstanbul’da yaşıyor ve sanatını burada icra ediyor. Kokkola’nın daha beş yaşında başlayan ve göçle birlikte değişen müzikal hikâyesini kendi ağzından dinleyelim:

15 yaşımdayken Girit’teki ‘Labyrinth’ yaz seminerlerine katılmaya başladım. Orada Türk müzisyenlerle de çalıştım. 2005’te ise ilk kez İstanbul’a geldim ve buraya âşık oldum. Daha o zaman İstanbul’a taşınmam gerektiğini düşündüm. 2010’da Erasmus öğrencisi olarak Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Bölümü’ne geldim. O zamandan beri de buradayım.

Asineth Fotini Kokkola – Fotoğraf: Dilara Melisa Yaman

Türkiye’ye ilk geldiğinde turist gibi yaşamak istemediğini, ülkede konuşulan dili öğrenmeye karar verdiğini söylüyor Kokkala. Böylece yalnızca müzik alanındaki bir derste anlatılanları değil, çay içerken dahi bir şeyler yakalayabileceğini fark ediyor.

Sinafi Trio grubuyla üç kadın olarak Türkçe, Rumca, Ermenice, Kürtçe, Azerice dillerinde, yani bu toprakların dillerinde başladık müzik yapmaya. Repertuarımız da oldukça genişti: Türk sanat müziği, Türk halk müziği, kanun, ud… Beyoğlu’nda haftada dört kere çalardık; türkü barlarda, meyhanelerde, barlarda. Bu özgürlük bana burada verildiği için, âşık olduğum şehirde değer üretebildiğim için çok mutluyum.

Kokkola, İstanbul’da kendisini özgür hissediyor. Yalnızca Yunan ya da Rum bir müzisyen olmadığını, tam anlamıyla bir şeyi temsil etmediğini düşünüyor. Herhangi bir kimliği temsil etmeden, ne seviyorsa onu yaparak yaşadıklarını aktarmaya çalıştığını ekliyor. Kokkala ayrıca, İstanbullu Rumların ve Türkiye’ye göç eden Yunanların birlikte kurduğu İstos Yayınevi çatısı altında bir koroyu da yönetiyor. Çoğunluğu Türklerden oluşan koronun katılımcılarına, Yunanistan’ın farklı coğrafyalarından ve kültür sahalarından Yunanca şarkılar söylemeyi öğretiyor, koroyla birlikte Türkiye ve Yunanistan’da konserler veriyor.

“İçlerinde kalan bir şeyi, köklerini arıyor aslında insanlar.”

Andreas Sarantidis, mübadil torunu Yunan bir müzisyen. Yaşamının büyük bir bölümünü İstanbul’da geçiriyor. Verdiği konserlerin, katıldığı müzik etkinliklerinin yanı sıra Türklere buzuki çalmasını da öğretiyor. Hatta kendi yazdığı iki dilli bir buzuki kitabı da var.

Andreas Sarantidis – Fotoğraf: Dilara Melisa Yaman

Sarantidis kendi hikâyesini şöyle anlatıyor:

Türkiye’ye ilk kez 2014’te, misafir müzisyen olarak bir taverna programı için gelmiştim. İki taraf da birbirinden memnun kalınca, tekrar gelip gelemeyeceğimi sordular. Dedim tabii ki gelebilirim. Ben İstanbul’un hastasıyımdır, rahmetli dedem Çatalcalıydı, anneannem İzmir’den geliyor, yani aslında göçmen sayılırım. Sonraki gidip gelmelerle birlikte, ikinci memleketim oldu burası. 2019’da, pandemiden önce yerleştim ve o günden beri de buradayım. Hem öğretmen hem müzisyen olarak. Pandemide müzik sektörü çok etkilendiği için, evde otururken kendi kendime ‘Buzukist’ adını verdiğim kitabı yazmaya karar verdim.

Andreas Sarantidis ve grubu – Fotoğraf: Dilara Melisa Yaman

Sarantidis’in Yunanca ve Türkçe dillerinde yazılmış buzuki kitabı, müzik tarihinde bir ilk. Sarantidis amacının, bir asırdır iki halkı birbirine bağlayan bir müzik aleti olan buzukiyi seven, buzukinin sanatını ve tarihini daha ayrıntılı öğrenmek isteyen insanları daha çok bir araya getirmek olduğunu söylüyor. Sarantidis, Türk buzuki öğrencilerinin kendilerini Yunan müziğine çekenin salt müziğin güzelliği olmadığını, içlerinde sanki onları çağıran, bilemedikleri ama peşinden gittikleri başka bir şeylerin kaldığını söylediğini aktararak bitiriyor sözlerini.

İki Halk, Bir Şehirde, Bir Şehri Yazıyor

Edebiyatta da benzer bir kaynaşma söz konusudur. İstanbul Rumları, Türk edebiyatına önemli katkılarda bulunmuş, birçok yazar ve şair, eserlerinde iki kültürün ortak mirasını yansıtmıştır. Özellikle İstanbul’un günlük yaşamı, sosyal yapısı ve kültürel dinamikleri üzerine yazılan eserlerde bu etkileşimi açıkça görebiliyoruz. Ayrıca, İstanbul Rumları ve Türkler arasında dil açısından da birçok benzerlik ve alışveriş olmuştur. Türkçe ve Yunanca arasında birçok ortak kelimenin bulunması, iki toplumun uzun yıllar süren etkileşiminin bir göstergesidir.

Türkiye’deki Yunanca Şehir İsimleri

Güzel İzmir’in adının Yunanca “Smirni”den geldiğini herkes bilir ama Anadolu’ya yüzyıllardır kök salmış Rum kültürünün Türkiye’deki pek çok şehre miras kaldığından haberdar fazla insan olmayabilir. Bunlardan bazılarını aşağıda derledik:

Türkçe-Yunanca Ortak Kelimeler ve Deyişler

Türkçe ile Yunanca kelimeler arasındaki ortaklıklar, Türkçe bir kelimeye -i eki getirerek Yunancalaştırmaktan ibaret değil. Bunun da ötesinde, bölgedeki Arapça, Türkçe, Yunanca ve Farsça gibi pek çok dil birbirine karışmış, kelimeler birbirinden ayrılamaz hale gelmiştir. Üstelik bu kaynaşma gündelik deyişlere de yansımış bulunmaktadır. Türkçe sandığımız Yunanca, yabancı sandığımız Türkçe kelimelerden bir seçki:

Edebiyat alanında ortak temalar ve motiflere değinecek olursak hem Türk hem de Yunan edebiyatında, İstanbul’un çok kültürlü yapısının nostaljik bir bakış açısıyla ele alınması yaygındır. Nüfus mübadelesi ve göç teması, her iki edebiyatta da önemli bir yer tutar. İstanbul’dan Yunanistan’a göç eden Rumlar ve Türkiye’de kalan az sayıdaki Rum, edebiyatın sıkça ele aldığı konular olarak karşımıza çıkarken, bu olaylardan etkilenen hayat hikâyeleri de bizi sarıp sarmalar. Tabii ki, İstanbul’un eski mahallelerinde farklı etnik grupların bir arada yaşaması ve bu topluluklar arasındaki komşuluk ilişkileri de önemli bir yer tutar.

Bir Tutam Baharattan Fazlası

İki halkın ortak değerleri arasında tabii ki günlük yaşam pratiklerinden de esintiler var: yemek kültürü ve mutfak lezzetleri. Mezeler, zeytinyağlılar ve tatlılar gibi birçok yemek türü hem Türk hem de Rum mutfaklarında ortak olarak bulunur ve benzer şekilde hazırlanır. Bu ortak yemek kültürü, iki toplumun günlük yaşamında önemli bir yer tutar ve ortak geçmişin lezzetli bir yansımasıdır. Türk ve Rum mutfağında yer alan birçok yemek, benzer malzemelerle ve yöntemlerle hazırlanır, ancak her iki mutfak da kendine özgü dokunuşlarla bu yemekleri benzersiz kılar diyebiliriz. Ayrıca, Rum mutfağının önemli bir parçası olan deniz ürünleri, İstanbul’un balık pazarlarında ve restoranlarında sıkça bulunur ve Türk mutfağıyla harmanlanarak tüketilmeye devam etmektedir.

 “Noel’iniz mübarek olsun!”

İnsan ilişkileri ve sosyal dinamiklikler konusuna gelecek olursak, İstanbul’da birçok semtte, Türkler ve Rumlar yıllar boyunca bir arada yaşamış, birbirlerinin kültürlerinden etkilenmiş ve bu etkileşim günlük yaşamlarına yansımıştır. Aynı mahallede birlikte yaşamış aileler, özel günlerde ve bayramlarda birbirlerini ziyaret etmiş ve bu ziyaretler sırasında kültürel alışverişler gerçekleştirmiştir. Bu tür etkileşimleriyle iki toplum arasında güçlü bir sosyal bağ oluşmuş, bu da ortak bir miras haline gelmiştir diyebiliriz.

Apoyevmatini’nin haberi olmadan İstanbul’da ne bir Rum doğar ne bir Rum ölür

Apoyevmatini, 1925’ten beri 99 yıldır yayın hayatına devam eden ve Türkiye’de yayınlanan tek Rumca gazete. Gazetenin hikâyesini, misyonunu ve Rum topluluğu için önemini Apoyevmatini’yi hâlâ oğluyla (Minas Vasiliadis) birlikte yayına hazırlayan Mihail Vasiliadis ile konuştuk.

Mihail Vasiliadis – Fotoğraf: Dilara Melisa Yaman

Apoyevmatini’nin 11 Temmuz 1925 tarihinde İstanbul’da iki Rum eczacı olan Konstantinos ve Andonis Vasiliadis kardeşlerin (amcaları) tarafından kurulduğunu söylüyor bize Mihail Vasiliadis. Eczacılık kariyerlerinden gazeteci kariyerlerine geçişlerini ise şöyle özetliyor:

Amcalarımın ikisi de Galatasaray Lisesi mezunuydu. Şanslarına öyle bir dönemdi ki, bakıldığında eczanelerin işletmecileri genellikle Rum olurdu. 1925 yılında bir zorunluluk getirildi: Her mahallede bir eczane olacak. Kuranın sonucuna bağlı olarak, her mahallede bir eczane kalacaktı. Amcalarımla birlikte gayrimüslim eczacıların çoğunun yüzü gülmedi bu kura sonuçlarından. Onlar da Rum topluluğunun kendi arasındaki iletişimi artırmak, olaylardan haberdar etmek için kendi sınıf arkadaşlarından, Ankara’da önemli mevkilerde çalışanlar özelinde yardım istemişler. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte tüm Rum gazeteler kapanmıştı. Ankara’dan alınan özel bir izinle, 1925 yılında Rumca bir gazetenin çıkması için temeller atılmıştı ama benim amcalar eczacı sonuçta, haber gelmişti onlara Proodos gazetesinin matbaasıyla ilişki kurabilecekleri durumuyla ilgili ki, gazete basılabilsin. Böylece başladı Apoyevmatini’nin hikayesi.

Gazete adını “öğleden sonra” anlamına gelen “apoyevma” kelimesinden alıyor ve tam olarak “öğleden sonra tezahür eden olay” anlamına geliyor. Vasiliadis’ten bir dipnot olarak ekleyelim, gazetenin bu ismi almasının nedeni, azınlık gazetelerinin o dönemde sabahları yayınlanan Türkçe gazetelere göre içeriklerini düzenlemek zorunda olmaları ve otosansür uygulamaları.

Gazetenin tirajı, kuruluşundan yalnızca 14 ay sonra, 7 Mayıs 1924’te yayın hayatına başlayan Cumhuriyet Gazetesi’ni bile geride bırakmıştı. Mihail Vasiliadis, bu başarının ardındaki ana etkeni, o dönemdeki Rum toplumunun yüksek okuryazarlık oranında görüyor. Vasiliadis’in ifadesine göre, 1920’li ve 1930’lu yılların İstanbul’unda, 810 binlik bir nüfus içerisinde 500 bin Türk bulunuyordu, ancak bu Türkler arasında okuma yazma bilenlerin oranı sadece %5’ti. Oysa aynı dönemde Rum toplumunda bu oran %67’ye ulaşıyor, her ailede en azından bir kişi okuma yazma biliyordu. Ayrıca, 1923 mübadelesi sonucunda Yunanistan’dan gelen Türkler, özellikle Selanik’ten gelenler, Rum okullarında eğitim aldıkları için Yunanca biliyorlardı.

Fotoğraf: Dilara Melisa Yaman

1927’deki Harf Devrimi’nin ardından Türkçe okuryazar oranının artmasıyla birlikte, 1932’ye gelindiğinde Cumhuriyet Gazetesi’nin tirajı Apoyevmatini’yi geçmeye başladı. Ancak 1920’lerin İstanbul’unda en yüksek tirajlı gazete yine de Apoyevmatini idi. Bununla birlikte bazı sınırlamalar da vardı: Azınlık gazeteleri sabahları değil, öğleden sonra yayınlanırdı. Sabah saatlerinde iktidara yakın Türkçe gazeteler baskıya girerdi ve hangi konuları ele alıyorlarsa, Apoyevmatini de bu doğrultuda yayın yapmaya mecbur kalırdı.

“Hrant bize ölümünde bile iyilik yapmıştı: Kalabalığı ayağa kaldırmış, birleştirmiş ve konuşturmuştu.’’

Mihail Vasiliadis ile yine Türkiye’de yaşayan başka bir azınlık olan Ermeni topluluğunun bir üyesi, 2007 yılında vurularak öldürülen gazeteci Hrant Dink hakkında da konuşuyoruz. Vasiliadis, Dink’le aralarında geçen Apoyevmatini’ye dair anekdotu şöyle aktarıyor:

Bir gün Hrant bana, “Bu gazeteyi neden Türkçe yayınlamıyorsun? 600 aileye hitap etmenin geleceği ne olabilir?” diye sordu. Haklısın dedim, ama bu ülkede anadilini konuşmak için mücadele eden koca bir toplum var. Lozan Anlaşması ile aldığımız bu hakkı kullanabiliyorum ve eğer bu hakkı kullanmaktan vazgeçersem, kullanılmayan haklar zamanla kaybolur diye düşündüğüm için gazeteyi Rumca çıkarıyorum, dedim. Ancak, Türk kamuoyunu bizim sorunlarımız hakkında bilgilendirmek de zorunlu bir görevdi. Bir gazetecinin görevi de bu.

Beyoğlu Gazetesi, 2 Şubat 2007 – Mihail Vasiliadis’in “Lanet olsun o saate” yazısı – Fotoğraf: Dilara Melisa Yaman

Grigoris Lambrakis’in kaderine benzetiyor Hrant Dink’in kaderini Vasiliadis:

Grigoris Lambrakis, 22 Mayıs 1963 günü bir barış konuşması için Selanik’te konuşmacıydı. Barışla ilgili fikirlerini paylaştı halkla ve alkışlarla indi kürsüden. Arkadaşlarının yanına gitmek için yola çıktığında, içinde iki Yunan ‘Ogün Samast’ın bulunduğu üç tekerlikli yük aracı düştü üstüne arkadan. Sopalarla acımasızca vurdular kafasına defalarca, yere düşmüştü 51 yaşındaki delikanlı, tıpkı Hrant gibi.

Vasiliadis şöyle devam ediyor sözlerine:

Her zaman Türkiye’de bu yapılanları tasvip etmeyen bir topluluk var, büyük bir topluluk. Ama yılmış durumda, konuşamıyor. Şöyle düşünün, 6 Eylül olaylarında Türkler biliyorlardı durumu, ama açıkça söyleyemiyorlardı. Ancak bazı istisnalar vardı; bazı Türkler, Rum dostlarına “eşim uzun zamandır görmedi senin eşini, çocukları alıp bize gelin,” diyerek onları davet ederdi garantide olmaları için. Bu şekilde, onları evlerinden çıkarıp daha güvenli bir yerde kalmalarını sağlarlardı.

“İstanbul’daki her Rum ailenin evine Apoyevmatini gazetesinin girmesini sağlamaktı ilk amacım.”

Apoyevmatini, baskısından bir kazanç sağlamıyor. Eskiden 600 aile varmış, gazete de 600 basarmış. Şimdi onlar da kalmamış, sayıları 550’ye düşmüş. Gazetelerin baskı parasını Vasiliadis ödüyor. Dağıtıcı baskıları teslim alıyor ve dağıtmaya başlıyor, topladıkları ne varsa kendilerine kalıyor, geliri onların oluyor. Gazetenin son değiştirdiğimiz mottosu ise “İstanbul için, İstanbullu için, İstanbul kültürü için 99. yılımız.”

Fotoğraf: Dilara Melisa Yaman

Peki bunu yapmaya neden devam ediyorlar? Mihail Vasiliadis’in bu soruya yanıtı şöyle:

İstanbul’da yaşayan yaşlı Rumlar, gazetesini eline alınca teselli oluyor. Hemen bir kere son sayfasını çeviriyor, ölüm ilanı var mı diye bakıyor, gitmem gereken cenaze merasimi var mı, ondan sonra da haberlere bakıyor. Benim teslim aldığım gazete buraya geldiğimde, gazeteyi o dönemde çıkaran kişi oldukça yaşlıydı ve tirajı sadece 80’di. Yazıhanede küçük, basit bir baskı makinesi ve eski bir bilgisayar bulunuyordu. Estetik detaylarla, örneğin sayfa tasarımıyla ilgilenmek mümkün değildi. Bazı haberler bilgisayarda hazırlanırken, bazıları Yunan gazetelerinden kesilip yapıştırılarak oluşturuluyordu. Gazete bu şekilde matbaaya gönderiliyordu. Resim yoktu ve satırlar düzgün değildi. Her Rum evine bu gazetenin girmesi gerektiği düşüncesiyle işe koyuldum. Tirajı 80’den günlük 600’e çıkarmayı başardık. Burada bir Rum olarak, Rum kökenli olarak, hâlâ bir Türk vatandaşı olarak İstanbul’da kalabildiysem, bunu gururla söylerim.

Fotoğraf: Dilara Melisa Yaman

Türkiye hükümeti 1964’te 10 binin üzerinde Yunan pasaportlu Rumun sınır dışı edilmesine karar vermeseydi, Mihail Vasiliadis belki de İstanbul’un tiyatro hayatına da bambaşka bir yön verilmesine öncülük etmiş olacaktı. “20 kilo 20 dolar” adıyla da bilinen sürgün sürecinde Rumlara ülkeyi terk etmeleri için 12 saat verilmiş, Yunan pasaportlu olanlara eşleri, çocukları, akrabaları da eşlik etmiş ve sürgün sonrası bir yıl içinde on binlerce Rum ülkeden ayrılmıştı. Vasiliadis o dönemki girişimini şöyle özetliyor:

İstanbul’a o dönemin modern tiyatrosunu getirmek istiyorduk. Samuel Beckett, Ionesco, Edward Albee, Jean-Paul Sartre… Bütün bunların eserlerini teker teker topladık, ama 1974’te “20 kilo 20 dolar” başlayınca, bunlarla işimiz kesildi.

Rumlardan Kalan Mimari Miras

İstanbul’un kozmopolit yapısında derin izler bırakan Rum topluluğu, Bizans İmparatorluğu’na kadar uzanan kökleriyle mimaride de önemli eserler ortaya koymuştur.

Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi, İstanbul Beyoğlu’nda Taksim Meydanı’nın güneybatısında bulunan ve 14 Eylül 1880’de açılışı gerçekleştirilen, İstanbul’daki en büyük Rum Ortodoks mabetlerinden biridir. Kilise, eski bir Rum Ortodoks mezarlığı ve ahşap bir kilisenin bulunduğu arazide Sultan Abdülaziz döneminde 1876’da inşa edilmeye başlanmıştır. Aya Triada Kilisesi, Rum Ortodoks toplumu için büyük bir kültürel ve dini öneme sahip olup, çeşitli dini törenler ve ritüellere ev sahipliği yaparak toplumsal birlik ve dayanışmayı pekiştirmiştir. Ayrıca kilisenin ikonaları ve freskleri, dini ve kültürel mirası yaşatma açısından büyük değer taşır.

Kilisenin yanında bulunan Zapyon Lisesi ise, 1870’te Beyoğlu’nda gerçekleşen büyük yangın sonrasında Hristaki Zoğrafos’un önderliğinde kurulan “kızların öğretimini destekleyen dernek” tarafından inşa edilmiştir. Bu okul, Rum asıllı kız öğrenciler için yüksekokul olarak faaliyet göstermiş ve 1. Dünya Savaşı sırasında hastane olarak da kullanılmıştır. Günümüzde okul, ana sınıfı, ilkokul, ortaokul ve lise bölümlerinden oluşmakta ve özellikle Noel ve Paskalya dönemlerinde çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır.

Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu’nun, İstanbul’da iki binası bulunmaktadır; bunlardan Siniosoğlu Konağı, 90 yılı aşkın süredir başkonsolosluk binası olarak hizmet vermekte ve içinde Aziz Savva Kilisesi bulunmaktadır. Zoğrafyon Okulu’nun tarihi ise 19. yüzyıla dayanmakta olup, Paris’te yaşayan Hristaki Zoğrafos ve diğer hayırseverlerin katkılarıyla kurulduğu bilinmektedir. 1955’te 6-7 Eylül olaylarından önce 350’den fazla öğrencisi bulunan okulda günümüzde 45 öğrenci ve 20’den az öğretmen bulunmaktadır. Öğrenim dili Türkçe ve Yunancadır. Ayrıca, Fener Maraşlı Rum İlkokulu, İstanbul’un tarihî dokusunda önemli bir yer tutan ve Rum kültürünün izlerini taşıyan nadir yapılarından biri olarak karşılar bizi. Bu okulun restorasyonu, sadece bir binanın yenilenmesi değil, aynı zamanda zengin bir kültürel mirasın korunması anlamına geliyor diyebiliriz.

İstanbul’un en önemli lokasyonlarından biri olan Adalar, çok kültürlülüğün bizi kucakladığı bir yer olarak bilinir. Adalar’da Rumların inşa ettiği kiliseler, manastırlar ve okullar, onların dini ve kültürel kimliklerini korumalarına yardımcı olmuş, ayrıca İstanbul’un kozmopolit yapısının bir parçası olarak farklı kültürlerle etkileşim halinde olmalarını sağlamıştır. Gökçeada ya da 1970 yılına kadar kullanılan Yunanca adıyla İmroz ise Çanakkale’nin bir ilçesi ve Türkiye’nin en büyük adasıdır. Adada, 1923 tarihli mübadele anlaşmasıyla Türkiye’de kalmalarına müsaade edilen ve azınlık statüsü verilen ama sayıları günden güne azalan bir Rum topluluğu yaşamaktadır.

Büyükada’nın en yüksek noktasında yer alan Aya Yorgi Kilisesi, İstanbul’un en önemli Rum Ortodoks ibadet yerlerinden biridir. 1751 yılında inşa edilen kilise, özellikle Hristiyan Ortodoks inancına sahip kişiler için kutsal bir mekandır.

Büyükada’da yer alan ve 1898 yılında inşa edilen Rum Yetimhanesi ise, dünyanın en büyük ahşap binalarından biridir. Aslen otel olarak tasarlanan bu yapı, Sultan II. Abdülhamid tarafından yetimhane olarak kullanılmak üzere tahsis edilmiştir. 1964 yılına kadar Rum yetimlerine ev sahipliği yapan bu yapı, mimarisi ve tarihi ile dikkat çekicidir. Yetimhane hem Rum toplumu için hem de İstanbul’un tarihsel dokusu açısından büyük öneme sahiptir. Bugün ise, restorasyon çalışmaları ve koruma projeleri ile geleceğe taşınmaya çalışılıyor.

Heybeliada’nın merkezinde yer alan Aziz Nikola Kilisesi, 19. yüzyılda inşa edilmiş ve denizcilerin koruyucusu olarak bilinen Aziz Nikola’ya adanmıştır. Kilise, adanın en büyük Rum Ortodoks kiliselerinden biridir ve mimarisi ile dikkat çeker. İçinde bulunan ikonalar ve dini objeler, Rum dini sanatının güzel örneklerindendir. Aziz Nikola Kilisesi, adadaki Rum topluluğunun dini ve sosyal yaşamının önemli bir parçasıdır.

Aynı şekilde Heybeliada’da yer alan Ruhban Okulu, 1844 yılında kurulmuş ve Ortodoks teolojisinin öğretildiği önemli bir eğitim kurumu olmuştur. 1971 yılında Türkiye’deki tüm özel yüksekokulların kapatılması kararı ile Ruhban Okulu da eğitim faaliyetlerine son vermek zorunda kalmıştır. Ancak okul, Ortodoks dünyasında önemli bir yere sahiptir ve bir dönem birçok din adamı ve akademisyenin yetişmesine katkı sağlamıştır. Ruhban Okulu, bugün de dini eğitim ve araştırmalar için önemli bir merkez olarak kabul edilir ve yeniden açılması yönünde çeşitli girişimler bulunmaktadır.

Gökçeada’da bulunan Rum İlkokulu ise, adadaki Rum topluluğunun eğitim ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş bir okuldur. 1951 yılında faaliyete geçen okul, adadaki Rum çocuklarına anadilde eğitim vererek, onların kültürel kimliklerini korumalarına yardımcı olmaya devam ediyor.

Dilara Melisa Yaman

Saraybosna’da Medya ve İnovasyon kampı